22.12.2009

Avatar

Geldi, çattı sonunda bu film, biz "Avatar" denilince aklına ilk "Profile Picture" gelen internet kullanıcılarına da. Tabii ki ben kendimi bu kitleden ayırarak şu kitleye koyuyorum: Avatar denilince aklına ilk "Avatar The Last Airbender" gelenler. Bunun ne önemi var? Bir önemi yok. Peki ne manası var? Şu manası var ki: 18 Aralık'a kadar "Avatar" denilince aklına bu film gelen insanlar bu filmi bekleyen, önemini az çok bilen insanlardı. Ama bunun da hiçbir önemi yok tabii ki.

Avatar, avatar, avatar... Terminator 1-2 ve Titanic'ten tanıdığımız James Cameron abimizin bir filmi bu afişte de koskocaman belirttiği üzere (from the director of "Titanic"). Başka yerlerden tanıyanlar da çıkacaktır tabii ki, ama genel kesim bu filmlerden tanıyor. Yine de şunu söylemeden geçmek istemem ki şu resimde "from the director of 'Titanic'" yazması her ne kadar reklam olarak iyi olsa da benim açımdan hiç olmamıştır. T1, T2 varken ne Titanic'i ya? Tamam, Cem Yılmaz'ın da dediği gibi "sonunda batacak nasılsa" diyerek izlemeyince oldukça hoş, güzel romantik bir film ama T1, T2 gibi iki şahane varken olmaz bu. (Eheh Terminator faşistliğim tuttu yine, neyse.)

Yukarıda filmin öneminden bahsetmiştim. Nedir bu filmin önemi? Sinemada devrim yapacak/yaptı diyenler sayıca çok. Ama benim naçizane fikrime göre sinemada devrim falan yapmayacak/yapmamış bir filmdir (tabii eğer kastedilen sinema sektörü değilse. çünkü sektörde devrim yapabilecek bir filmdir.). Ama Avatar'ın asıl devrim yaptığı alan 3D teknolojisidir. Hani nasıl kitap okurken, kitabın içine giriyorsun, sen de o dünyadan oluyorsun; işte Avatar'da da filmin içine giriyorsun, sen de Pandora'da yürüyorsun sanki. İşte bu yüzden bu film önemlidir, sinema 3d teknolojisinde bir devrim yapmıştır. (Sinemada devrim yapmak için yine naçizane fikrime göre "the shawshank redemption" olsun "pulp fiction" olsun, bunlar gibi bir film çekmek gerekiyor. Demem o ki tüm her şeyin yanında senaryonun da, kurgunun da devrim niteliğinde olması gerekiyor. Bu fikrimi de açıklayayım dedim.)

Filme gelince, aranızda izlememişler olacağı için "spoiler" denilen meretten veremiyorum burada. Yani öyle bir kural yok tabii ki, istesem çatır çatır söylerim ama, söylemeyeyim. Sevmem böyle şeyleri.
Kısaca filmin konusunu anlatmak gerekirse: Pandora adlı bir gezengende, gezegenin yerlileri "Na'vi" ler ve gezegene giden insanlar arasındaki ilişkiler konu alınıyor. Sonra tabi olaylar gelişir.

Aklıma gelen, ısrarla demek istediğim tek bir şey var. Bu filmi sinemada, 3d teknolojisiyle izlemezseniz hiç izlemeyin daha iyi. Hem film "olmuş" denilecek bir film, hem de olayı zaten 3d filmin. Verdiğiniz paraya pişman olmayacağınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. (Gönül rahatlığıyla söylerim çünkü hem film olmuş, hem de beğenmezseniz umrumda değil cebinizden çıkan para. Eheh, bu da var tabi. James abimiz kazansın.)

Not: Real 3d ile izleyebilirsiniz filmi hiçbir problem yok. Gidin oğlum hala ne duruyorsunuz burada. Bu blog 3d değil.

Not 2: Filmden ne kadar etkilensem de Avatar denilince aklıma hala "The Last Airbender" olan gelir. Onun da filmi çekiliyor. M. Night Shyamalan abimiz el attı ona da. (The Sixth Sense, The Village, Signs... bilenler bilir.) Aslında Avatar'a harcanan para Avatar The Last Airbender'a harcansaydı da insanlar gönül gözüyle Avatar görseydi. Gerçi onun da oyuncuarı kötü seçilmiş acayip. Neyse günü gelir, onun da başlığını atarız blogda.

Not 3: İkinci defa gittim filme ve bir de hatırlayabildiğim tüm ayrıntılarına girerek incelemeye alacağım bu filmi burada.

21.12.2009

Dünya Münya?

Bir küresel ısınmadır almış başını gidiyor. Yine de hala bazıları için kafa karıştırıcı bir konu olmaktan çıkamamış bu mevzu. Kopenhag'da iklim zirveleri yapılırken, diğer yanda da "Var mı? Yok mu?" tartışmaları yaşanıyor. Şimdi ben buradan bu karışıklığa neden olan yanlışı kısa ve net olarak açıklayacağım.

Küresel ısınma yoktur! Dünya küresel olarak ısınmaz. Karesel olarak hiç ısınmaz. Dünyanın kıçı ısınırken başı soğur. Bu böyledir. Tüm yanlış buradan kaynaklanmaktadır. Peki madem küresel ısınma yok, karesel ısınmanın sözü bile edilemez, nedir bu mevzu? Evet bunu da hemen kısa ve net olarak açıklayacağım.

Küresel ısıtma vardır! Dünya küresel olarak ısıtılır. Karesel olarak geri döndürülemez bir şekilde mahvedilmiştir bile çoktan. Dünyanın kıçı bir tarafa başı bir tarafa oynatılır. Bu da böyledir.

Hala ne dünyasından bahsediyoruz? Bu tüketim çılgınlığıyla bırak Kopenhag iklim zirvesi yapmayı, o zirveden süper bir sonuç çıksa bile bir yere varılmaz. Sen binlerce yıldır yaşama saygı duyma, dünyaya saygı duyma; daha fazla tüketebilmek için savaşlar yap, sonra da gel iklim zirvesindeyim ben de. Yahu usta bir etrafınıza bakın, geri dönüşü yok artık bunun. Dünya münya kalmamış. Geriye kalan tek şey yaşamın öfkesi. O da intikamını almaya çoktan başladı.

Bize de "Yürü be dünya!" demekten başka bir şey düşmüyor.

Not: Klasik emeklilik hayalini kurdum şu anda. Vuracağım kendimi dağlara, bir kulübede yaşayacağım. Oh mis gibi...


20.12.2009

Apartman Hikayeleri - 2

Rakısından bir yudum alan Mahmut Bey, henüz söndürdüğü sigaranın dumanı kesilmeden bir sigara daha yaktı. Ciğerlerinden gelen isyan seslerini hiç dinlemeden dumanı çekiyordu içine. Oturduğu yerden ani bir hareketle kalktı. Ağzında sigarası, elinde rakısı dairesinin kapısına doğru yürümeye başladı. Bir yandan da aşağıya doğru hafifçe kaymış olan pijamasını çekiştiriyordu. Kapıya ulaştığında, sigarasından bir nefes daha çekti ve sigarayı eline aldı. Bir elinde rakısı, bir elinde sigarası sağ gözünü kapının gözetleme deliğine dayadı. Hulusi Bey'i bekliyordu. Haftaiçi her gün hiç sıkılmadan bu saatte kapıdan kat aralığını gözetlerdi. Kendisi bunu Hulusi Bey'i her gördüğünde şöyle açıklıyordu: "Ulan! Ulan g.tveren Hulusi. Seni görmeden bir günüm geçsin, sana sinirim iki katına çıkıyor lan i.ne!" Ve işte bu klasik cümlesine yine başladı. Hulusi Bey görüş alanı içine girmişti. Mahmut Bey bekledi, hemen davranmadı bu sefer. Rakısından bir yudum aldı yavaşça. Ardından sigarasının son nefesini içine çekti. Ve kapıyı açıverdi birden Mahmut Bey nam-ı diğer çömlekçi Mahmut. Hulusi Bey merdivenleri çoktan çıkmıştı, ama Mahmut Bey bu andan sonra durmazdı asla.

"Yavşak yalaka." dedi bağırarak. Sesi apartmanın içinde yankılandı. Hulusi Bey'in ayakkabısının çıkardığı ses kesildi. Etraftaki tek ses apartmanın bozuk floresan lambasıydı.

"Bzzzt. Bzzzt. Bzzzt. Bzzzt. Bzzzt..."

11.12.2009

Apartman Hikayeleri - 1

Yavaşça apartmanın kapısını araladı içeriye girmek için. Adımını atar atmaz harekete duyarlı olan kat aydınlatması çalıştı. Yorucu bir iş gününün ardından apartmana girmek Hulusi Bey için oldukça mutluluk vericiydi. Eşi Filiz Hanım çoktan yemeği hazırlamış, kendisini bekliyor olmalıydı. Hulusi Bey klasik bir devlet memuruydu ve yaşamı da buna göre şekillenmişti. Ailesinden gelen sağ görüşlü, muhafazakar bir yapıya sahipti.

Hulusi Bey 3 katlı apartmanın 2. katında, 5 numaralı dairede oturuyordu. Evet eve gelip eşi Filiz Hanım'ın hazırladığı yemeğini yedikten sonra pijamalarını giyip, televizyon izyerek sigarasını ağır ağır tüttürmek onun için büyük bir zevkti. Yine de 2. kata çıkarken hep korktuğu bir şey vardı: 3 numarada oturan Mahmut Bey'le karşılaşmak. Aksu apartmanında oturan herkesin bildiği tek gerçek vardı. O da Mahmut Bey ve Hulusi Bey'in birbirlerinden ölesiye nefret ettikleri. Bu nefretin nedeni hakkında ortaya atılan birçok rivayet olmasına rağmen asıl neden kooperatif günlerinde meydana gelmiş bir tartışmaydı.

Hulusi Bey her adım attığında giydiği kösele ayakkabıların sesi apartmanın içinde yankılanıyordu. 3 numaralı dairenin önünden geçerken bir an duraksamasına rağmen hiçbir taviz vermeden 2. katın merdivenlerini tırmanmaya başladı. Biliyordu ki Mahmut Bey kendisine kapısının gözetleme deliğinden bakıyordu. Ama bugün bir olay kaldıramayacak kadar yorgundu Hulusi Bey. Tek görmek istediği eşi Filiz Hanım'ın hazırladığı yemek dolu sofraydı. Bu sofranın umuduyla Mahmut Bey ve 3 numarayı arkasında bıraktı Hulusi Bey...


***

Dipnot: Canımın sıkıldığını fark ederek, böyle küçük bir öykü yazma olayına girdim. "Vay efendim olmuyor! Yazamıyorsun! Yeteneksizlik paçalardan akıyor!" demeyin, kalbinizi kırarım.

10.12.2009

Üniversite Hakkında Bazı Şeyler

Aklımın bir köşesine koyduğum bu bazı şeyleri buradan açıklama gereği hissettim. Gerek de hissetmedim aslında sadece canım istedi. Sıraya da koyacağım ki düzenli olsun, güzel güzel okunsun. Nedir bu bazı şeyler? Hemen bakalım:

6. Üniversite bilimdir.
3. İdealist felsefeyi arkada bırakmaktır üniversite.
5. Önyargıları çöpe atmaktır üniversite.
8. Farklı olanı anlamaktır.
1. Eleştirmektir.
4. Çözüm getirmektir.
2. Çimlere oturmaktır üniversite.
11.Hatta çimlere uzanmak, yayılmaktır.
0. Gerim gerim gerilmektir çimlerde.
15.Sorgulamaktır.

Şaka len şaka. Türkiye'de bu değildir. Türkiye'de yaklaşık olarak:

1. PS Kafeye gidip Pes oynamak.
2. Bol alkol tüketmek.
3. Bol sigara içmek.
4. Bol kola tüketmek.
5. Sucuklu yumurta, menemen, makarna.
6. Kızların teklif etmemesi gerçeği.
7. Facebook.
8. Vize ve finallerin birer şemsiye olup g.te girmesi.
9. Devamsızlık.

Yaklaşık böyledir evet.

9.12.2009

Wristcutters: A Love Story


Goran Dukic'in yönettiği, başrollerini Patrick Fugit (Zia), Shea Whigham (Eugene) ve Shannyn Sossamon (Mikal)'un paylaştığı, masalsı bir aşk hikayesini konu alan muhteşem bir film. Filmde Tom Waits'de bir rol sahibi. Ama tabii ki Shannyn Sossamon'un o çekici tatlılığı Tom Waits'ten daha ilgi çekici geliyor bana. Şimdilerde vampir olarak boy göstermesine rağmen biz kendisinin o küt saçlı, tatlı, overdose halini sevdik.


Filmde, bahsi geçen aşk hikayesi, intihar edenlerin başından geçenler anlatılarak işlenmekte. İlk paragrafta "masalsı bir aşk hikayesi" derken aşk hikayesinden de çok film masalsı. Hayal etmeyi sevenlerin kaçırmaması gereken bir film çünkü izlerken hayal gücünüzü çalıştırdığını ve doyurduğunu fark ediyorsunuz. Film boyunca "gülmek" istiyorsunuz.

Filmdeki en güzel ayrıntılardan biri de senaryonun arasına serpiştirilmiş muhteşem cümleler. Eugene'in arabada arkaya oturmak istememesi ve Kneller (Tom Waits)'ın Zia'ya mucizeler hakkındaki sözleri. Gerçekten de hayatta da aynıdır bu: Mucizeler, en umursamadığınız anlarda olur. Her ne kadar senaryonun gidişatından filmin sonunu tahmin edebilmenize rağmen oturup dikkatlice izlettiriyor kendini film.

Demem o ki bir şekilde edinin bu filmi ve izleyin. Pişman olmayacaksınız. Özellikle de siz romantikler, siz izleyin.

8.12.2009

Ezel

Show TV'nin gözdesi Ay Yapım üretimi Monte Cristo Kontu'ndan esinlenilmiş ekranların yeni dizisi Ezel. Çekilen Türk dizilerinin aralarından nadiren çıkan iyi yapımlara bir örnek teşkil etmesi açısından oldukça önemli bir dizi bence.

Diziye değinmek gerekirse; Monte Cristo Kontu'nu okumuş olanların tahmin edeceği gibi "intikam" üzerine kurulmuş bir olay örügüsü var. Kenan İmirzalıoğlu'nun canlandırdığı Ezel karakteri geçmişte kendisine büyük bir oyun oynayan eski arkadaşları Kerpeten Ali (Barış Falay), Cengiz (Yiğit Özşener) ve Eyşan (Cansu Dere)'dan intikam almaktadır. Kendisine ise hapishanede tanıştığı Ramiz Dayı (Tuncel Kurtiz) yardım etmektedir.

Tabii bu diziyi bu kadar önplana çıkartan tartışmasız dizinin senaryosu oldu. Oldukça ayrıntılı ve izleyiciler için birçok bilmeceyle dolu olan bu senaryo Türk dizilerine önyargıyla yaklaşan kitlelere bile diziyi sevdirtmeyi başarmış bulunmakta. Bu yüzdendir ki senaryo'nun iki dev ismini yazmadan geçmek büyük bir haksızlık olacak kendilerine. Çünkü uzun zamandır kendisi hakkında bu kadar çok konuşturan, teoriler ürettiren ve izleyiciyi bu kadar çok şaşırtan bir dizi görmemiştik. Kerem Deren ve Pınar Bulut işte bu mükemmel senaryonun mimarları. Umarım bu mükemmellikte devam ederler işlerine.

Senaryonun yanında diziyi önplana çıkaran bir faktör daha var ki o da Tuncel Kurtiz'in muhteşem oyunculuğu. Ramiz Dayı'yı başka kim oynasa böyle olamazdı, karakter bu kadar tutulmazdı. Eh bir de şiirleri, oyunları, özlü sözleri onun ağzından, onun yorumuyla dinlemek bambaşka tabii ki.

Şimdi her pazartesi TV karşısındaki yerimi alıyorum hiç düşünmeden. Televizyon izlemeyen birine yapılacak büyük eziyet yahu bu. Artık Ezel için görmezden geleceğiz reklamların seyir zevkini bozmasını.

Sonuç olarak muhteşem bir yapım, iyi bir diziye aç olan Türk seyircisi açısından. İzleyelim, izlettirelim.

Not: Dizi yorumu bile yaptım Onur. Senden aşağı kalır yanım yok.

TDK'ya Açık Mektup

Hacı n'aber? Eheh. Onur'la aynı espiriyi yapayım dedim, kafanı karıştırmayayım şimdi farklı bir espiriyle diye. Şaka bir yana geçen gün (aslında bugün. Eheh, sürekli aynı espiriler bak şaka hala bu yana yani.) Onur'la konuşurken fark ettik ki dilde bir şeyler eksik. Sonra oturduk bu eksiklikleri nasıl giderebiliriz diye araştırmaya başladık. Sonuçlar tek bir yöne doğru işaret ediyordu: Değişim! İşte bu değişimin ne olduğuna karar verdik ve ben kendi payıma düşen kısmını buradan paylaşıyorum. (Daha sonra mektupları birleştirince artık sen bir toplu değerlendirme yaparsın.)

Aha da:
1. Büyük Ünlü Uyumu: Çok popüler insanların yanında onlara uymak, onlar gibi davranıp onlar gibi konuşmak olsun. Uymayanlar kanunla para cezasına çarptırılsın.
2. Küçük Ünlü Uyumu: BÜU'nun tam tersi olsun.
3. Ünlü Türemesi: Ünlülerin ünsüzlerden bağımsızlığını ilan edip kendi kendilerini yönetmesi olsun. Ayrı bir alfabe kurulsun ünlüler için. Hakları yasayla koruma altına alınsın.
4. Sıfatlar yine isimlerin başına getirilsin ama gerçek kişilerin kullandığı ad-soyad'ın başına getirilsin. "Güzel çiçek."teki güzel sıfat olmasın ama "Yakışıklı Onur Baykal."daki yakışıklı sıfat olsun.
5. Aliterasyon artık senin benim gibi bir adam olsun. Ali Terasyon olsun. Memur ve karşı komşum olsun bir de.
6. Ünsüz Türemesi: Ünsüzler türemeye devam etsin. En az 3 çocuk yapsınlar. 3 ve üstü çocuk yapanlar ünsüz türemesi olsun, altında kalanlar olmasın.
7. Söz sanatları sergisi açılsın. Ya konservatuvarda ya da gsf'lerde öğretilsinler.

Şimdilik bu kadar. Eniştenleri ve bizi merak etme. Çok iyiyiz. Haydi kendine iyi bak. Öptm, bye.

1.12.2009

Beni Değiştiren Kitap - Mim



Onur (AoB) sağolsun sayesinde blog kültürünü öğreniyorum. Mesele bugün mim ne demektir blog dili ve edebiyatında onu öğrendim. Böyle böyle geliştireceğim kendimi. Kendisi - Onur - şöyle buyurmuş: " Douglas Adams’ın yazılarını ve önsözlerini bir araya getiren Kuşkucu Somon, Galakside Son Bir Kez Otostop Çekmek adlı kitapta bu soruları gördüm ve bundan çok güzel mim olur diye düşündüm. Sorular aşağıdaki gibi. Ben kendim için doldurdum. " . Şimdi hemen sorulara geçeyim ben de, merak eden varsa beni değiştiren kitabı alır kitapçıdan okur. Böyle yürüyor bu işler. İşte o sorular:

1.Adı

Yabancı

2.Yazarı

Albert Camus

3. İlk kez ne zaman okudunuz

Lise son sınıf, 2007 yılına denk geliyor.

4.Sizi neden böylesine etkiledi

Çok güzel kitap çünkü sığlığında bir cevap vereceğim bu soruya sanırım. Çok eleştirel yaklaşamıyorum şu anda hastalıkla boğuşmaktan
. Ama illa ki ben güzel bir cevap duymak istiyorum diyorsanız da "kitabı anlayana, olaylara ve insanlara karşı yerinde bir 'bakış açısı' kazandırıyor." derim. Farklı olanı anlamaya çalışmak gibi bir erdemi insan bünyesine kazandırıyor. Empati kurduruyor. Falan filan.

5. Kitabı tekrar okudunuz mu? Okuduysanız kaç kere?

Okudum. Saymadım kaç kere olduğunu, ama çok.

6. Her seferinde ilk okuduğunuz kadar etkileniyor musunuz?

Değişiyor. Bazen daha fazla bazen daha az. Her okuyuşta farklı bir şey fark ediyorsun, önceden ilginç gelen bir ayrıntı o kadar ilginç gelmeyebiliyor gözüne ya da farklı bir şeyler yakalıyorsun.

7. Kitabı başkalarına da önerir misiniz? Yoksa bu kişisel bir tutku mu?

Nedendir bilmem yeni tanıştığım herkese mutlaka bu kitabı öneririm okumamışsa, hatta gidip kendim alırım. Hatta isteyen varsa söylesin bir şekilde bana ona da yollayayım kitabı.

Ben de bu mimi Onur'a göndereyim tekrar. Gönderecek başka kimsem yok. Bir de ben de 185809278 kere okuduğum Yüzüklerin Efendisi'ni yazmak isterdim ama dedim aynısı olmasın. Hem Meursault'u da severim, sayarım. Yabancı'yı yazdım gitti.